Çatlak, Sardunya ve İki Şafak Arasında Üzerine
Sinemada Bazı Kıpırdanışlar

 

 

“Çatlak”, “Sardunya” ve “İki Şafak Arasında” filmlerinin odaklandıkları yer ve konuyu işleyiş biçimleri Türkiye sinemasına dair verimli bir tartışmaya zemin hazırlıyor.

Okuyacağınız yazı, yakın dönemde bir dijital platformda izleyiciyle buluşan “Çatlak”, “Sardunya” ve “İki Şafak Arasında” filmlerine dair. Hem bu filmlerden bahsedecek hem de bu üç filmin bize çağrıştırdığı kimi düşünceleri sizinle paylaşmaya çalışacağız.

***

Yazıya geçmeden önce, bugünün dünyası ve Türkiye’sinde sinema yazısı yazmanın bir güncel güçlüğüne işaret etmemiz gerek.

Bu yazıda değineceğimiz filmlerin, bir dijital platformda izleyiciyle buluştuğundan bahsederek başlamıştık. Bu ücretli platformların sinema izleyicisinin alışkanlık ve kültürü üzerinde nasıl bir etki yaptığını tespit edebilmek için henüz biraz erken olmakla birlikte söylenebilecek birkaç şey var. Bunlara pandemiyi de eklediğimizde, işler biraz karışıyor…

Pandemi, internet teknolojisinin dijital platformlar ve sosyal medya ile sarstığı ve başkalaşmaya başlayan film izleme kültürünü etkileyen önemli bir faktör oldu. Onun da katkısıyla başkalaşan film izleme kültürü ise şunlar demek mesela: Cuma günleri değişen gösterim programlarını beklemek ve sinemaya gitme programı yapmak, bir salonda bir araya gelen çok sayıda insanın bir arada ortak bir kültürel deneyimi yaşaması, film arasında ya da çıkışında birlikte filmler üzerine sohbet etmek, referans oluşturacak önemli sinema dergilerindeki değerlendirmeleri merakla okumak ve kendi düşüncelerini o okuduklarının kantarında tartmak, gibi pratiklerin, yerlerini, dur-kalk yapa yapa izlenen filmlere, ev hali ve ortamı “serbestliği”ne, kolektif deneyimin bireyselleşmesine ve nihayet en fazla sosyal medyada birkaç “bence güzel / bence kötü” atışmasına yerini bırakması demek… Belli teknik standartları yakalamak, kolay erişilebilirlik, gibi avantajları da olan bu güncel gelişmeleri başka bir yazıda incelemek üzere bu konuyu kapatalım.

Bu konuya değinerek başlamamızın nedeni şuydu: Bu üç film, koşullar nedeniyle, salonlarda gösterime girerek izleyiciyle buluşan filmler olmadığı için, şu ya da bu dijital platforma üye olmayanları dışarıda bırakıyormuş gibi olmak istemeyeceğimiz gibi, şu ya da bu platformun reklamını yapıyormuş gibi olmak da istemeyiz. Biz de verili koşullardan hareket ediyoruz mecburen, anlayışla karşılanacağını umuyoruz.

***

 

Filmler: Hikâyeleri ve Yaklaşımlar

Bu yazının ele aldığı “Çatlak”, “İki Şafak Arasında” ve “Sardunya” filmlerinden “Çatlak”, yönetmeni Fikret Reyhan’ın “Sarı Sıcak” filminden sonra çektiği ikinci filmi; Selman Nacar’ın “İki Şafak Arasında” ve Çağıl Bocut’un “Sardunya” filmleri ise ilk filmler olarak karşımıza çıkıyor.

İzlemiş olanlara hatırlatma, izlememiş olanlara fikir verme amacıyla filmlerden kısaca bahsetmek gerek… Bu yazının “özellikle spoiler vermeme” kaygısı gütmediğini vurgulayalım ve filmlere geçelim artık.

İlk gösterimini 2020 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapan “Çatlak”, geniş bir ailenin İngiltere’den yeni dönmüş oğullarının, orada çalışırken arkadaşından aldığı borcu, neredeyse aileyle birlikte öğrenmemizle başlıyor. Borcu geri istemeye gelen arkadaş, neredeyse “Pandora’nın Kutusu”nu açıyor: o zamana dek kol kola bir görüntü veren ailenin kendi içinde birikmiş başka bazı şeylerin ortalığa saçılmasına neden oluyor.

Yapım yılı aynı olan fakat pandemi dolayısıyla gecikmeli olarak prömiyerini 2021 yılında İstanbul Film Festivali’nde yapan “Sardunya” filmi ise, merkezine, babasının geçirdiği bir rahatsızlığın haberini alıp memleketine, baba evine gelen genç bir kızı alıyor. Aile, babanın hastalığı üzerine bir de halanın trajik ölümüyle sarsılıyor. Ölüm sebebinin yeşil reçeteli ilaçlar mı olduğu yoksa bir kasıt mı olduğu sorunu, bu kaybın sorumluluğunu bir başkasına yüklenmesiyle sonuçlanıyor.

Üçüncü film olan ve Türkiye prömiyerini 2021 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapan “İki Şafak Arasında” ise hikayesini Uşak’taki bir tekstil fabrikasında yaşanan bir “iş kazası” üzerinden kuruyor. Kazanın yaşandığı fabrikanın sahibi olan ailenin merkeze alındığı filmde, yine sorumluluk meselesi dikkat çekiyor: yaşanan bu kaza, kimin üstüne yıkılacak?

Yakın zamanda karşımıza çıkan bu üç filmi birlikte bir yazının konusu etmemizin sebebi ise filmlerin birbiriyle içerik ve biçim olarak ortaklaşıklarını düşündüğümüz kimi yaklaşımlar ve hassasiyetler barındırmaları. Belirli bir tarihsel kesitte tanıklık ettiğimiz hikayeler arasındaki bu ortaklaşmaların bir zemini ve anlamı olabilir mi, buna bakmak istiyoruz.

Bu filmleri ortaklaştıran yanlarından ilki ve en önemlisi, üç filmde de ailenin merkezde olduğu hikâyeler izlememiz. Her üç filmde de aile, “toplumun en küçük yapıtaşı” olmanın ötesinde, tabiri caizse “kurtlar sofrası”. Bu ortak yanlar, bizde, kurulan bu aile mikrokozmosu ile yönetmenlerin, bilinçli ya da bilinçsiz, anlattıkları hikâyeden ve kişilerden ibaret olmayan, onların ötesine geçen bir yön gösteriyor olduklarına dair bir izlenim oluşturuyor. Üç yönetmenin de hikâyelerinde biçimlenen bir başka ortak yaklaşım, hikâyelerdeki insan davranışlarının ve sorgulamalarının yapısı ve mantığı: Ailenin başına gelen olayın ardından, aile üyelerinin verdiği tepkiler, sadece o kişilerin karakter özellikleri öyle olduğu için ve o esnada öyle “hissettikleri” için öyle davranıyor olmalarından ibaret kalmaması, dikkat çekici bir özellik. Onların öyle düşünmesine, hissetmesine ve davranmasına neden olan, kendini korumaya çalışma, kendini güvenceye alma, canının yanacağını hissettiği anda arkasını dönme, gibi, toplumsal arka planı son derece güçlü davranışlar çıkıyor karşımıza… Yani dolayısıyla, örneğin Zeki Demirkubuz’un “kişiler arasındaki ilişkiler olarak toplumsal ilişkiler” kavrayışının ötesine geçebilen bir kavrayışla karşılaşıyoruz.

Filmlerin “rahatsız edici” bir biçimde üzerinde durduğu bir diğer konu ise ailelerin, başlarına gelen olaylardan sonra aile içi düzenin bozulmamasına dönük tavır almaları. Özellikle ailenin yaşça en büyüğü, en “eskisi”, aile içi var olan düzenin bozulmasını engellemek için her şeyi yapmayı mubah gören yaklaşımın en önemli temsilcisi pozisyonunda. Odağa alınan ve daha fazla özdeşleştiğimiz, anlamaya çalıştığımız karakterler/tipler ise ailenin daha genç üyeleri olarak işleniyor. Bu kuşak çatışması teması her dönemde rastlanacak bir tema olmakla birlikte, düzeni bozdurtmamaya çalışanın “çaresizliği” yani düzenin artık bir kere bozulmuş olması ve bir daha düzelmeyeceği vurguları, yine ilginç ortak noktalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda da geçmişi temsil eden unsurlar ve gelecek arasında da bir çatışmadan söz etmek de mümkün.

Bir diğer ilginç nokta, ailelerin düzen arayışına girdiklerinde, başlarına gelen olaylarla ilgili olarak, sorumluluğu bir başkasının üzerine yükleme / yıkma / kurban verme yolunu tercih ediyor olmaları. Türkiye’de sinemanın toplumcu gerçekçi yapımlarının kimilerinde de rastladığımız bu vurgu, “kurban” olma durumunun, bir tür “kader” değil, belirli tercihlerin ürünü olduğu düşüncesine alan açıyor ve güçlü bir etki yaratıyor bu yaklaşım.

“Çatlak”ta aile bireyleri borcun sorumluluğu her biçimde birbirlerine yüklemenin yollarını deniyorlar. Ortak bir problemle hep birlikte mücadele etmek yerine, herkes sorumluluğu bir başkasına yükleyerek, kendisini bu durumun içinden en az hasarla sıyırmanın olanaklarını arıyor. Birbirlerine söyledikleri yalanlar, arkalarından çevirdikleri işler, ikiyüzlülük, bencillik aile bireylerinin hayatta kalmaları için sürdürmek zorunda oldukları davranış biçimleri gibi anlatılıyor; tıpkı var olan toplumsal yaşamdaki ilişkilerimizde sürdürmek zorunda olduğumuzun iddia edildiği gibi.

Çatlak (2020) – Fikret Reyhan

 

“Sardunya”da üst orta sınıf olduğunu söyleyebileceğimiz ailenin baba karakteri düzen arayışında sorumluluğu “içlerinden biri”ne yüklüyor. Seçilen kişi – çok ipucu vermeyelim yine de – “kurbanını” en “öteki” olandan değil, en yalnız, en örgütsüz, en korumasız ve en muhtaç durumdakinden seçiyor.

“İki Şafak Arasında” filminde de konu edilen “iş kazası”nın sorumluluğu, ilk başta, olayın yaşandığı sırada işçinin alkollü olabileceği iddiasıyla öncelikle işçiye yüklenmek isteniyor. Bunun mümkün olmadığı anlaşıldığında aile en küçük oğlu Kadir’i kurban etmeyi tercih ediyor. Yönetmenin özdeşlik kurmamızı istediği karakter Kadir ve Kadir ailenin geleneksel yapısına başkaldırma boyutunda değilse de, o yapıyla bir derdi olduğunu anladığımız kişi. Kadir’in gözünden yaşadıklarını izlerken, onun kurban edilişine üzülüyoruz ve o gittikten sonra kimsenin başına bir şey gelmeyecek olmasına da ayrıca öfkeleniyoruz.

Sardunya (2020) – Çağıl Bocut

 

Her üç filmde üzerinde durulması gereken bir başka ortaklık ise, filmlerin tamamında, bir birikim sürecinin bedelinin ödetilmesi durumunun varlığı. “İki Şafak Arasında” ve “Çatlak”ta bu birikim süreçleri– Akad’ın “Gelin” filmini çağrıştırırcasına – sermaye birikimi iken, “Sardunya”da bir tür “yatırım” olarak bir gencin geleceğinin bedelinin satın alınması söz konusu oluyor.

Peki acaba ne oldu da bu ülkenin sinemasında yakın tarihlerde yapılmış bu filmlerde, yazıda bahsettiğimiz benzer işaretler ve ortaklıklar barındıran sorular ve anlatıyla karşılaştık?

Bunun yanıtını, başka bir coğrafyanın sinemasına uzanarak ve çağımıza bakarak anlamaya çalışalım.

 

Dağılan Referanslar, Bozulan Ezberler

Emperyalist kapitalist sistem, saldırıya geçtiği dönemde, özellikle 1980’lerle birlikte, “ezberlerinizden kurtulun” diyordu sıklıkla. Gazeteler, televizyonlar, popüler kültür, üniversiteler, bu sesi hem zihinlere hem yüreklere kazıyordu: Onlara göre, dünyayı değiştirmeye çalışmak, bu değişim için sorumluluk üstlenmek, kendi ülkene, dünyaya, tarihe bakarken her şeyden önce toplumsal sınıfların konumlanışlarını ve mücadelesini hesaba katmak, bir örgütlü siyasal mücadele ile kapitalist düzeni alaşağı etmek, özel mülkiyete son vermek, gibi düşünce ve iddialar eskimişti. Zenginler dünyaya zenginlik katıyordu. Dünyayı değiştiren komünistler değil, kapitalistler olmuştu. 1990’lara geldiğimizde, sosyalist ülkeler, SSCB de dahil, tarihe karışmıştı. Son kez değişmişti dünya ve olabilecek en mükemmel biçimini almıştı.

Emperyalizm saldırıya geçeli neredeyse elli yıl oldu ve bu yarım asırda insanlık görülmedik acılar çekti. Dünyayı değiştirme fikrini cehennemin dibine göndermeye kararlı olanların tüm insanlığa ve gezegene ödettiği en ağır bedel, dünyanın değişmemesi oldu. Biçimleri değişse de kapitalizm ilelebet yaşasın isteyenlerin başarısının bedeli, bugün görüyoruz, giderek ağırlaşıyor.

Bu ara başlığı açmamızın sebebi okura yakın dünya tarihi anlatmak değil elbette. Sebebi, dünyanın bu halinin, eski ezberleri kaldırıp attığını ifade eden “batı”nın, eski ezberlerin yerine koyduğu kendi “yeni” ezberlerinin de dağılmaya başladığı bir çağda yaşadığımıza dikkat çekmek.

İki Şafak Arasında (2021) – Selman Nacar

 

Aynı çağda yaşayan dünya insanları, aynı şekilde olmasa bile, eşitsiz olsa bile, etkilenimlerin sonucu başkalaşsa bile, benzer etmenler tarafından biçimlendiriliyor. Emperyalist kapitalist egemenliğin insanlığın hiçbir önemli sorununa çözüm bulamamasının yanında, yeni ve daha büyük sorunlarla ve bu gidişle insanlığın sonunu getirmeye aday olması, işte bu asıl etmen.

Ve sinema alanında bunun en bariz örneklerinden birini, yıkılışını davul zurnayla kutladıkları Romanya’da görüyoruz. “Romen Yeni Dalgası” olarak nitelenen ve başlangıcı karşı-devrimin yaklaşık on yıl sonrasından itibaren, 1990’ların sonları ve 2000’lerin başlarına tarihlenen ekol, ilginç gelebilir – belki de hiç ilginç gelmeyebilir, insana dair umutlu ve “güzel” hiçbir şey anlatamadı bugüne kadar. Ağır ve travmatik bir karşı-devrim sürecinin ardından, kafası karışmış, nereye gideceğini bilemeyen, neye tutunacağını bulamayan, herkesin “suçlu” olduğu, bir diğerini aldatmakta kimsenin kimseden geri kalmadığı, feci bir toplum manzarası çiziyor aslında bu sinema, yaklaşık yirmi yıldır. Önceki toplumsal yapıya küfrederek başlayan bir sinema yolculuğu, bugüne küfretmeye kilitlenmiş durumda. “Kurtulup özgürleşmiş” bir ülkeden, yarına dair umutlu tek bir sözün çıkmaması oldukça hazin bir durum!

Romen Yeni Dalgası’nın bir diğer özelliği, hemen tüm filmlerde, küçük, basit, önemsiz, yerel görünen, görece kısa zaman dilimlerinde cereyan eden ilişki ve olaylara sahne oluyor gibi görünen hikâyelerinde, aslında yukarıda bahsettiğimiz hazin durumu barındırıyor olması. Aile veya benzeri bir yakın çevre dahilince cereyan eden basit olaylar, öyle ağır hayal kırıklıkları ile sonuçlanıyor ki, Hıristiyanlıkta günah çıkarmaların ilk cümlesi gibi neredeyse her bir film: “Beni bağışlayın peder, günah işledim”.

Yalın bir sinematografi, süssüzlük, insani bir sıcaklık arayışı ve yokluğunun ifadesi oluyor bu sinemada.

Türkiye’de 2000’lerde formasyon kazanan pek çok sinemacının etkilendiği, beslendiği sinemalardan biri İran sinemasıysa, bir diğeri de Romen Sineması oldu. Sade ve yalın öyküleme ve görsellik, aslında çarpıcı, sarsıcı insan hikâyeleri yaratmaya pekâlâ olanak sunuyor.

Bu yazıda ele almaya çalıştığımız güncel üç örnek, buna da işaret ediyor – ki yönetmenler de, çeşitli söyleşilerde bu yakın dönem Romen sinemasına referans veriyorlar. Fakat İran ve Romanya’daki deneyimlerin biraz daha ötesine geçmeye aday görünüyor buradaki sinema: “Toplumun en küçük birimi” olarak lanse edilen aile mikrokozmosunda, aile fertlerinin hiç de eşit olmadığı, çıkarların hiç de ortak olmadığı, inceden inceye vurgulanmaya başlanmış görünüyor. Sermaye düzeni, emperyalizm, şu dizginlerinden boşanmış sömürü ve boğazlaşmalar dünyasında, “refah da, mutluluk da, özgürlük de kapitalizmde!” ezberini kimseye yutturamıyor artık.

Türkiye’de sinema da bundan nasibini alıyor: henüz belki çok kararlı, çok yüksek bir tonda değil ama sinemadan “aynı gemide değiliz… galiba…” sesleri çıkmaya başlıyor.

Nergis Arıcı
Çağrı Kınıkoğlu

Bir Öneri

Bitli Kabare'den Yeni Oyun
Durumu Olmayan Abidin

“Durumu Olmayan Abidin, 2017 yılında İzmir Körfezi’nde boğularak ölen kırk altı kişiden birisi olan Abidin …

X
X
X
X