DUYGU ŞAHLAR İLE ‘ÇATLAK’ OYUNU ÜZERİNE
‘Kadın Anlattıkça Mücadele Güçlenecek’

 

Ayten Kaya Görgün’ün Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda romanından Tiyatro Sardunya tarafından oyunlaştırılan ve Duygu Şahlar’ın sahnede canlandırdığı Çatlak, kadınlarla dolu bir evde yaşayan Meral’in, yaşadıklarını, gözlemlerini, izleyiciye traji-komik aktarımıyla kurulmuş. Oyunun NHKM İzmir’deki gösteriminin ardından, Duygu Şahlar’la gerek oyunu, gerek sahnelenme amacını ve kadın mücadelesindeki işlevini nasıl tanımladığını konuştuk. Oyun, 22 Aralık’ta saat 20:30’da NHKM İzmir Konak Halk Sahnesi’nde olacak.

 

Eylül 2020’de kurulan ve yoksul mahallelerdeki kadınları bir araya  getirmeyi, onlarla birlikte umudu ve mücadeleyi yükseltmeyi amaçlayan Kadın Dayanışma Komiteleri olarak NHKM İzmir’de Çatlak oyununuzu izledik ve açıkçası etkilendik. Sohbetimize grubunuzun adı olan Sardunya’dan başlayalım istiyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, sardunya çiçeği sizin için özel bir imge. Tiyatro Sardunya nasıl ortaya çıktı, ne düşünerek ve hedefleyerek oluşturuldu?

Kadınların sürekli bir mücadele ve direniş içinde geçen zorlu hayatlarını, ancak üçüncü sayfa haberlerine konu olabilirliğe indirgeyen, kadınları güçsüz, pasif özneler olarak gösteren yaklaşımlara karşı, sahneden sözümüzü söylemek, gerçekliğimizi anlatmak istedik.

Tiyatro Sardunya fikri de, kadınların bir araya gelerek, ortak akıl geliştirip, kadın bakış açısı süzgecinden geçirdiği hikâyeleri sahnelemesi hedefiyle yola çıktı. Kadınların hayatta olduğu gibi sahnede de görünürlüğünün azaltılmaya çalışıldığı bir dönemde, kadın oyunları da pek yapılamıyor haliyle. Biz de hem hikâyelerimizle hem kadın bakışımızla sahnede çoğalalım istedik.

Sardunya çiçeği ile de derin bir bağ kurduk aslında. Gülten Akın’ın “Dalından kopan sardunya / Bozulmadı bi kez, eğmedi başını / Açmayı sürdürdü diktiğim toprakta” dizeleri bizi heyecanlandırdı önce, sonra da sardunya çiçeğinin kendisi… Böylece, hem “Tohum ekenlerin, fide dikenlerin / Kimse durduramaz yağmurunu / Güneşini kimse kesemez” diyen Gülten Akın’a bir selam vermiş olduk, hem de yağ tenekelerinde, yoğurt kaplarında, birbirlerinden aldıkları sardunya fidelerini her koşulda yetiştiren, bu dirayetli çiçekle özdeşleşen kadınlara…

Çatlak, pek çok kadının bir arada olduğu bir evde yaşayan Meral’in ağzından, hem evdeki kadınların, hem de evin sınırlarının da dışına taşarak bütün kadınların öykülerini anlatıyor bize. Bu ‘çatlak’ olma hali ne ifade ediyor size?

‘Çatlak’ın birçok anlamı var. Birincisi, normal davranış kalıplarına sığmayan; ikincisi, yarılmış olan; üçüncüsü ise değişimin başlangıcı. Bu üç anlamın toplamı, oyunumuzu uyarladığımız romandaki kadınların yaşamlarını tanımlıyor. Belki de bütün kadınların ortak hikâyelerine selam veriyor. Böylece öykü anlatanı da, dinleyeni de, yaşayanı da birbirine karıştırıyor.

Romanın adı da Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda zaten, biz orada geçen ‘çatlak’ı sevdik ve içeriye ışık sızdıran bir aramlık imgesi olarak kullandık.

Anlatılan hikâyeler aslında ayrı ayrı ele alındığında hüzünlü olsa da, izleyici yer yer kahkahalar atarak izledi. Oyunda hayatı ironik ve mizahî bir şekilde kavrayan bir Meral karakteri var. Bu kavrayış ve kullandığı dil dolayımıyla güçlenen, mücadele eden kadınlar da görüyoruz. Bu dil oyunda tam olarak neye hizmet ediyor? Bir baş etme yöntemi olarak, güçlendirici bir şey mi?

Kesinlikle güçlendirici olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz kadınların yaşamları çocuk yaşlardan itibaren bir kendini var etme ve bunun için direniş hikâyesi. Bu hikâyelerin içinde herkesin biricik olan yaşam deneyimleri var, bunlardan birçoğu da maalesef travmalarla zedeleniyor. Biz bu fotoğrafa gülerek bakmayı tercih ettik, ki roman yazarının da tercihi buydu. Komedi denen şey trajediyi de her zaman içinde barındırır, sahnelerken nereden baktığınıza göre algılanması değişir. Bizim yöntemimiz, yazarın da dediği gibi, “gülerek bakmak”tı.

Oyunda, büyük halası “Mete”nin Meral’in dilini ısırdığı bir sahne var. Kuşaktan kuşağa, kadından kadına geçen bir anlatma geleneğine gönderme. Kadınların toplumsal hayattaki konumlarını düşününce, bu “anlatma geleneği” nerede duruyor, nasıl bir işlev üstleniyor sizce?

Anlatmak, çok eski bir gelenek. Bütün çağlarda, mağara resimlerinden tutun, ateş başında toplanmalara kadar, insanlık deneyimlerini aktarmaya, hikâyelerini paylaşmaya istek duymuş. Meddahlar, dengbejler hep bu geleneğin takipçisi olmuşlar. Bugün de sürüyor, tiyatrolarda ya da köylerde. Kadın anlatıcılar da elbette var. Fakat bugünün toplumsal yaşamında, her alanda olduğu gibi, görünürlüğünün az olmasından dolayı yok sayılıyorlar.

Bildiğiyle yetinmeyen, kendine saklamayan, başkalarına da anlatmaktan geri durmayan bir yolu açan bu gelenek, oyunda da vurgulanıyor. “Mete”den Meral’e aktarılan bir geleneği, Meral de izleyicilerin her birine miras olarak devrediyor. Çünkü birimizin gerçeği, hepimizin hikâyesi. Bazen bir anlatının içinde bulduğumuz küçücük bir yaşam deneyimi, bütün kilitleri açacak bir anahtar olabiliyor.

Çatlak, izleyicinin kolaylıkla içine girebildiği, kendisinden de çok şey görebildiği, anlayabildiği, sempatik bir oyun. Peki siz oyunun izleyenlerle nasıl bir ilişki kurmasını istiyorsunuz? Bu açıdan beklentiniz ne?

Oyunun izleyiciden beklentisi, bir önceki soruda gizli aslında. “Anlatın” diyor oyun. Kol kırılıp yen içinde kalmasın, diyor. Özel yaşamın da politik alana dahil olduğunu düşünürsek, uğradığımız her tür baskı, her birimize sadece bize ait sorunlar yaşadığımızı hissettiren bir düzenle sürüyor. Bu açıdan, kadınların birbirleriyle kurduğu anlatma ilişkisi, bunu kırıyor ve birçok kilidi açıyor diye düşünüyoruz. Eğlenirken, gülerken, bir salon dolusu insan hep beraber aynı şeyi de hayal edelim ve ortak bir mücadele coşkusuyla salondan çıkalım istiyoruz.

soL Haber

Bir Öneri

SİNEMA ATÖLYELERİ
Film Yapım Atölyesi

Film Yapım Atölyesi, katılımcıların film yapımının tüm aşamalarını teorik ve teknik açıdan deneyimleyebilecekleri, 12 hafta …